Arguvandan

Türkiye’nin Geleceğini Avrupa Birliğinde Görmüyoruz

Sanayileşmiş ülkeler, dünya ticaretini, enerji ve enerji yollarını kontrol edebilmek, dünya ticaretinden aslan payını almak için birinci ve ikinci dünya savaşlarını çıkardı. Milyonlarca insanlar öldü, koca Avrupa kıtası savaşlar nedeniye tahrip oldu. Sanayileşmiş, emperyalist ülkeler silah zoru ile dünya ticaretini ve zenginliklerini ele geçirmenin mümkün olmadığını anladılar.

Zamanın bilim adamları ve devlet adamları, sanayileşmiş emperyalist ülkelerin pazar paylaşımının dostça anlaşarak uluslar arası örgütler, uluslar arası şirketler kanalı ile yapılmasının daha mantıklı olduğu konusunda anlaşmaya vardılar. Sanayileşmiş, emperyalist ülkeler ikinci dünya savaşından hemen sonra çalışmalara başlayarak ihtiyaç duydukları uluslar arası örgütleri kurma çalışmalarını başlattılar. Uluslar arası örgütlerin kurulmasında öncelikle önem verdikleri kuralları belirlediler. Oluşturulacak örgütlerde kendileri için daimi üyelik adı altında özel bir statü getirdiler. Avrupa Birliğinde  tüm üyelere daimi üyelik statüsü verildi. Daimi  bir üyenin kabul etmediği, veto ettiği hiç bir kararın kabul edilmemiş olduğu hükme bağlandı.     

Yukarıda belirtilen esaslara uygun olarak,  Avrupa’da Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’dan oluşan 6 üye 1951 yılında  Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu  (AKÇT)  kuruldu.  Sanayileşmiş batılı emperyalist ülkeler 1957 yılında Roma anlaşması ile Avrupa Ekonomik topluluğunu (AET), 1 Ocak 1958 tarihinde Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) kurdular. Yukarıda belirtilen üç kuruluş 1965 yılında Avrupa Topluluğu’na (AT) dönüştürüldü.  Avrupa Topluluğu, 1 Kasım 1993  Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği (AB) adını  aldı. Sanayileşmiş emperyalist batılı ülkeler kurdukları bu örgütlerle az gelişmiş, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerin zenginliklerini, sömürmek, ucuz iş gücünden faydalanmak, sanayi ürünlerini pazarlamayı hedeflemekteydiler.

Sanayileşmiş batılı emperyalist ülkelerin yaşam şartları, gelişmişlik düzeyi, insanların sağlık, eğitim ve hayat güvenceleri geri kalmış, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin yönetici ve halklarını cazibe merkezi olmuştur.

AB’nin cazibesine dayanamayan Ülkemiz, (AET)’ye girmek için 31 Temmuz 1959’da ortaklık başvurusu yapmış, 12 Eylül 1963’de ortaklık ilişkisini içeren Ankara Anlaşmasını imzalamış, 40 yıllık çok uzun bir uğraşıdan sonra ancak ki 11-12 Aralık 1999’da Helsinki Avrupa Konseyi Zirve Toplantısı’nda Türkiye’ye adaylık statüsünü tanıdılar.

Avrupa Birliği (AB)’nin kuruluş ilkeleri arasında fakir, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeleri bünyesine almak onları da zenginleştirmek diye bir hedefi yoktur.

AB’nin kuruluş felsefesinde, zengin emperyalist ülkelerin barış içinde geri kalmış, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik değerlerini sömürmekten başka bir hedefleri yoktur. Bu durumda AB’nin, Türkiye’yi bünyesine alması, Pazar durumunda bulunan ülkemizi ortak seviyesine yükseltmesini beklemenin anlaşılır bir tarafı yok.

Avrupa Birliği’ne üye olan Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan devletlerin ülkemizle arasında dinsel, ırksal, kültürel ve çatışmanın dışında tarihsel bir bağı yoktur. Ülkemizi 40 yılda aday ülke statüsüne alan  Avrupa Birliği (AB)  ülkelerinin  oy birliği ile Türkiye’yi AB’ye üyeliğini kabul etmesi mümkün gözükmemektedir.

 Türkiye’nin geleceğinin, Avrupa Birliğinde görmek, düşünmek hayal ötesi bir şeydir. Ülkemizin hayallerle yaşamaya, zaman kaybetmeye değil, gerçeklere, ayağı yere basan projelerle, hedeflerine yürümeye ihtiyacı var.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir